Yılan

            Benim için bu harfleri kağıda dökmek yüreğimi ince ince  dağlamaktan farksız. İniltiyi, hıçkırığı müzik sandığımız bunca yıldan sonra bu da acı mı diyeceksin. Sen zaten hep böyleydin. Sen… açıkça sevdiğim basitçe nefret ettiğim, kokusunu içime çektikçe ilk soluğumun tadı, kuruyunca solan umutlarım; biricik çiçeğim. Gün içinde gözlerimin aradığı, gecenin karanlığında bana ulaşamayacağın kadar uzakta olamamanın korkusu. Sana sıkı sıkı sarılmanın sıcaklığı, bana dokundukça içimi donduran soğukluğun irkintisi. Birlikte geçirdiğimiz yılların kısacık ömrünün yanında sabırsızlıkla bitmesini beklediğimiz dakikaların katlanması zor  uzunluğu. Hiç değişmedin; en başından beri sen hep aynıydın. Ben… ben değişmedim, kendimden verdim. Kimi zaman parçalarımı sen kopardın, kimilerini ben yırtıp attım, bazıları ise kendiliklerinden aşınıp gitti. Sen ya da ben boşalan yerleri kah doldurduk, kah boş bıraktık.

            Mutluydum ve biliyorum seni de mutlu ettim. Ne yazık ki; bu anlar birlikteliğimizin yeni gömleği idi. Sorunlarımızı, savaşlarımızı, kavgalarımızı ortaklığımızı çevreleyen kılıfta biriktiriyorduk. Heyecanlarımız, zevklerimiz, güzelliklerimiz bu kılıfın desenleri oldu anca. Yeniden başlamak? Yeniden başlamak… yalnızca üsttekini atmak, alttakini hazırlamaktı. Yıllardır birbirimize itiraf etmediğimizi ben artık daha fazla içimde  tutmak istemiyorum. İlişkimizin saklandığı yerde soluk alışverişini duymak anlamsız geliyor. Sen de duyumsamıyor musun? Bitmeli; sence de doğru değil mi? Senden bana tek bir an bile kalmasın, ben sana bırakmadım.

            Sensiz dünya nasıl olacak bilmiyorum ama öğrenmekten kaçmıyorum. Günün birinde sen de kendi yoluna sapacaksın. Ben gidince sana ne olacak bilmiyorum; annemin sıcaklığını kaybettiğim zaman ödünç aldığım yazgının kalemini sana geri veriyorum, kalanı sen yazacaksın. Daha ne kadar sürdüreceksin, onu da bilmiyorum. Bildiğim ben artık incinmekten ve incitmekten çekinmeksizin soluksuzluğu yaşayacağım.

Yağlıboya Tablo

Uyku, göz kapaklarına bir avcının yeni ele geçirdiği avının üstüne kapanması gibi çöreklenmişti. O an yatak ona kutsal bir son gibi görünüyordu. Bu kutsal sona ulaşabilmesi için  ayinsel bir temizlik yapması gerekiyordu. Elbiselerini çıkarıp, yatağın ayak ucundaki sandalyesinin üstüne fırlattı. Ancak yarı kapalı gözlerinin oyununa gelmiş olacak ki; kazağı sağa kayarak duvarla sandalye arasına girdi. Hafif bir homurtuyla kazağı alarak sandalyenin sırtına yerleştirdi –bu defa kesin. Kendisini soğuktan koruyan ne varsa üstünde, hepsini çıkartarak sandalyenin oturulacak kısmına koydu. Yatağın başucuna giderek yastığın altındaki geceliği alıp, çabucak giyiniverdi. Perdeye gözü takıldı; azıcık tersine katlanmış perdenin kenarını düzeltti. Böylece pencereden gelebilecek soğuğu engelleyeceğini düşündü. Sonra dönüp, birkaç günlüğüne kiraladığı pansiyon odasından çıkarak, bütün müşterilerin ortak kullandığı banyoya gitti. Dişlerini fırçaladı, saçlarını taradı. Gecelikle başka birine yakalanma derdi yoktu, çünkü diğer müşteriler kim bilir kaçıncı uykularındaydılar. Odasına döndüğünde şöyle bir çevresine bakındı; kapıyla pencere karşılıklıydı. Aralarında üstünde ders çalışıla çalışıla yıpranmış bir masa ve emektar arkadaşı bir sandalye vardı. Odaya biraz canlılık versin diye masanın üstüne atılmış yırtık pırtık bir örtü ve örtünün yıllanmış ütü yanığını  gizlemek için konmuş, ağız kısmı çatlak, ölüden daha soluk çiçek içeren porselen bir vazo vardı. Pencerenin altında sola doğru  büyük, hantal bir dolaptan işe yarayan tek parçası olduğu için kesilmiş izlenimi veren komodin masanın hüznüne katılıyordu. Daha yenice görünen tahta yatak keyifle odanın sol köşesini kaplıyordu. Giysilerini koyduğu sandalye ise  duvar arasına sıkıştırılmıştı. Masanın dayandığı duvarda çatlağa neden olmuş bir çivi ve artık yerinde durmayan tablonun izi vardı. “Olsa olsa bir orman manzarasıydı ya da bir şelale…” diye içinden geçirdi.

Belki de okul zamanında burada kalan öğrencinin….

Bu sözlerin hiç önemi yoktu.  Boyası dökülmüş tahta kapının basit kilidini çevirdi. Işığı söndürdü. Ayin sona ermişti. Gece soğuk, yatak sıcaktı. Kendini uykunun rahatlatıcı kollarına bırakıverdi. Dışarıda kar yağmaya başlamıştı.

Yüzüne bir şey çarpıyordu. Hiç istemediği halde gözünü açtı: yüzüne perde vuruyordu. Pencere sonuna kadar açıktı ve odayı etkileyen şiddetli rüzgarın getirdiği kar, içeriye değil de; dışarıda herhangi bir yere yağıyormuş gibi odayı hiç etkilemiyordu. Perde acımasız rüzgardan kurtulmak için umutsuzca çırpınıyor, kar ise üzerini örttüğü yerlere durmadan yeni katlar ekliyordu. Yine de en ufak bir ısı değişimi yoktu. Hafifçe doğrulup, elini komodinin üstünde birikmiş kar tabakasına değdirdi. Kara dokunuyor ama soğukluğunu algılamıyordu. Oysa elinin değdiği noktadaki karlar erimişti. Uçuşan masa örtüsünün rüzgarın verdiği güçle vazoyu yere düşürdüğü gözüne ilişti. Odayı dolduran fırtınanın sessizliğini devrilen vazo bile bozamamıştı. Kırılıp kırılmadığını anlamak için pozisyon değiştirecekken, yatağın ayak ucunda bir karaltı fark etti. Orada biri oturmuş kendisini izliyordu. Korkuyla irkildi. Kapısı kilitliydi, odası kimsenin tırmanmasına olanak vermeyen bir kattaydı. Ama biri vardı ve sanki sigara içiyormuş gibi sağa sola duman üflüyordu. Pencere çıt çıkarmadan hızlıca kapandı ve huzursuzca kıpırdanan perde sakince yerine döndü. Karaltının ayırt edemediği gözlerini üzerinde hissediyordu. Kendini toparlamaya ve olanlara bir anlam vermeye çalışıyor, ama yatağın içinde gerildikçe geriliyordu. Gayet sabırlı görünen bu “şey” bir kadın olamazdı, bir erkek de! Yaratık sakin sakin çevresine bakmaya başladı. Çıplak derisinin kırışıklıklarını zar zor seçebiliyordu. Yaratığın yere odaklanan bakışlarına vazoyu işaret eden kısa kıllı eli eklendi. Vazoya bakınca kahverengi, güzelce cilalanmış döşeme üzerindeki kırık kadeh parçasını gördü. Şaşkınlıkla başını kaldırınca birinin sürgülü kapıyı açıp ceviz ağacından mobilyalarla döşeli geniş bir odaya girdiğini gördü.

İçeri giren kişi siyah smokin giymiş bir beyefendi iken, girilen oda ise evin geri kalanının zenginliği hakkında ipuçları veren büyük bir kütüphane idi. Diğer taraftan gelen müzik sesleri şölen havasının biraz olsun odaya dolmasını sağlıyordu. Adamın kapıyı kapatması üzerine, sarı ışıkla aydınlatılan salondaki sesler, yalnızca koltukta oturan iki kadının konuşması oldu. Pencereye sırtı dönük kadının ağzından çıkan sözcükler yankılanıyor ve anlaşılmaktan uzaklaşarak kitaplar arasında kayboluyorlardı.  Soru sormuş olmalıydı ki; bir anda sustu. Yanıt vermesi beklenen kadının gözleri sağındaki duvar boyunca uzanan kitap raflarının yanından ilerleyerek pencereye yönelen adama takılmıştı. Adamın gelişi kadını rahatsız mı etmişti? Kadın hala adama bakıyordu, ama adamın önünden geçtiği, daha önce adları okunan kitaplar seçilemez durumu gelmişti. Adam ise silikleşerek pencereye ulaştı ve silüet olarak camdan dışarı bakar oldu. Kadın başını döndürdü. İsteksiz halde mırıldandı. Boğuk bir tonla duvara çarpıp geri dönen titreşimler kulağa ulaşamadan yitime uğruyordu. İlk konuşan kadının karşısında oturan kırmızı giyinmiş kadın sarı ışık altında turuncuya bürünüyordu. Turuncudan sarıya derken, netlik bozuldu.

Gözlerini birden yaratığa çevirdi. Konuşanların kim olduğunu merak etmiş, tam soracakken, kendisine dik dik bakan iki küçük parıltı bu düşüncesinden vazgeçirdi. Yaratık  elini kırık kadeh parçasına doğru uzattı. Kolu aşağıdan yukarıya çıktıkça kısa kıllarının altındaki görüntü kumsala dönüşüyordu. Avucu denizden gökyüzüne ulaşınca kolunu çekti.

Kumsalda boğuk sesler çıkaran bir insan yığını vardı. Kimisi denize koşuyor, kimisi havlusunu kuma seriyordu.  Güneşlenenler yerden yükselen  ısının görüntüyü bozması nedeniyle belirsizdi. Bu kalabalık arasında oynayacak bir yer bulmuş sarışın bir çocuk bacaklarını açarak oturmuştu. Önünde eşelediği kum çukuru için arkadaşının su getirmesini bekliyordu. Esmer çocuk elindeki kovayı sallaya sallaya geliyordu. Kovadan saçılan sular havada ufak kırınımlar yaratıyordu. En son kırınım hatları ayırdedilmeyen sarışın çocuğun yüzüne vurduğunda yarım kalmış kumdan kalenin üzerinden bir gölge geçti. Yavaş yavaş yükseldi ve küçüldü. Nokta haline geldiğinde çocukların sol tarafında kayboldu. Yeniden görünmeye başladığında oyun alanının çevresinde çember çiziyordu. Çocuklar merakla başlarını yukarı kaldırdılar. Gölge hızlanmaya ve giderek büyümeye yüz tuttu. Uzaktan gelen dalgaların gürültüsünden başka ses çıkmıyordu. Artık dalışa geçen gölgenin şekli algılanamaz olmuştu. Çocuklar ürkerek gökyüzüne bakmayı sürdürdüler ama direkt gelen güneş ışığı görmeyi engelliyordu. Bir anda gölgenin sahibi herşeyi kapattı.

Azar azar artan ışıkta kapalı eli farketti. Uzun kıllı kol ağır hareketle indi. Yaratığın parlayan gözleri odada dolaştı ve erimemiş kar kütlesi üzerinde sabitlendi. Sessizlik sinir bozucuydu. Bu iki görüntünün anlamını çıkarmaya çalışıyordu. Düşünmeye dalmışken yaratık komidinin önüne sıçradı. Sakince silkinmeye, silkindikçe uzamış kıllarını dökmeye başladı. Buruşuk derisi ortaya çıktıkça dumanlı soluğu ortalığı kapladı. Çığlık atarcasına başını geriye attı.

Sabah uyandığında en son hatırladığı iki küçük parıltı idi. Korkudan bayılmış olmalıydı. Yataktan fırladı. Yerde duran vazoya ayağı çarptı. Titreyen ellerine hakim olmaya uğraştı, kilidi açması gerekiyordu. Lanet anahtar yuvasına oturmuyordu bir türlü. Sonunda kapı diretmesine yenik düştü ve açıldı. Banyodan geçerken katta kalan diğer pansiyonerin verdiği selamı duymadı bile. Dokununca yıkılacak sandığı, inip çıkarken dikkat kesildiği merdivenleri koşar adım indi. İki kat aşağıdaki girişte bekleyen pansiyonun sahibi açık kapıdan dışarıdaki karı temizlemeye gelmiş işçilere bağırıyordu. Vücudu soğuktan kasılmıştı, ama üşüdüğü aklına gelmiyor gibiydi. Mutfağa koştu.

Yemek öncesi hazırlığını yapan kadın içeri apansız girilmesinden irkilmişti. Karşısında duran kişi gecelikli, yalın ayaklı ve dişleri zangır zangır birbirine vuran biriydi. Her nedense şaşırmamıştı. Elindeki sigarayı ağzına götürdü, dudakları kağıda sarılı tütün üzerinde birleşti, uçtaki ateş harlandı. Sigarayı serbest bırakan dudaklar büyük bir güçle emilen dumanı tutsak aldı. Kadın, burnundan gri renkli hava çıkartırken eliyle kapıyı gösterdi. Boyası yer yer kazınmış kapıya asılı, yemek kokusu sinmiş mantoyu işaret ediyordu.

Giyin,  hasta olacaksın.

Eğer şu anda düşünebiliyor olsaydı, tiksindirici mantoyu değil giyinmek, eline bile almak istemezdi. Sağ ayağını kaldırmış, sol bileğine dayanmıştı ve üşümeyi geçmiş, donmaya başladığını yeni algılamıştı. Mutfaktaki en geniş sandalyeye oturdu. Dizlerini yukarı kaldırdı, geceliğini çekiştirerek ayaklarını örttü.  Kolları ile bacaklarını sardı. Biraz aklı başına gelmişti. Bu arada aşçı kadın bir fincan çay koydu önüne. Fincanda ruj lekesi vardı, gözü takılmıştı.

Dün gece odamda biri vardı, uzun kıllı…Hayır hayır, önce kılları yoktu.

Sözcükleri doğru sırada vermeye uğraşadursun, aşçı kadın yavaşça sigarasının külünü lavaboya serpti. Bu konuşmaya alışkın olduğu belli oluyordu, rahatsız edici bir sırıtışla tezgaha yöneldi ve sırtını döndü.

Demek sen de bizim parıltılı ufaklıkla karşılaştın? Ben hiç görmedim ama o odada kalanlar sabahları hep senin gibi koşturarak gelirler. Yüzünüzdeki ifadeyi bir görebilseniz, o kadar gülersiniz ki!

Kadın başını sallayarak sigarayı tezgahın köşesine koydu. Akşam yemeğinde kullanacağı eti eline aldı. Ekmek tahtasına yerleştirdi ve doğramaya koyuldu. Sesini değiştirerek:

Hep aynı şeyi anlatıyorsunuz. Yok lokomotif gibiymiş, yok kıllarını dökmüşmüş! Yıllardır anlatırlar, bir tane bile kıla rastlamadım. Bir tek,  neydi o? Haa, bir tek o ressam çocuk sabahları keyifle inerdi mutfağa. Çok güzel yağlıboya tabloları vardı. Bir çoğunu da burda yapmıştı.

Söylence

Karlı bir tepenin üstündeyim. Aşağıya baktığımda gördüğüm; diğer karlı tepeler. Bağırsam tüm karlar yıkılıp gidecek ama gene de tepeler yüklerinden hiç kaybetmeyecekler. Bir kanat gölgesi düştü kristal zemine. Kanatlarının uçlarındaki ayrık tüyleri görebiliyorum. Uçuyor. Uçuyor ulu kartal daha yükseklere, daha yükseklere. Ne yazık, onun çıkabildiği yüksekliğe benim gözlerim erişmiyor bile. Hayır, bu bir kartal olamaz. Olsa olsa yalnızlığımı paylaşmak isteyen bir akbabadır. Hareketsiz dursam, bana yaklaşır mı? 

Zorunda kalmadıkça kimse sarp kayalıklarla göğe uzanan, kıskançlıkla yıllardır biriktirdiği kara yenilerini ekleyen, bu görkemli dağa yaklaşmaz bile. Aklı başında kişiler dağın eteklerinden yukarı çıkmadıkları için dağ yalnızlığın keyfini sürer. Arada sırada kaçakçılık yapılmasa dağın huzuru hiç bozulmaz. Malzeme taşımaya gelmez, buradan insan kaçırılır, kaçar. Dağın arasına girdiği iki ülkeden birinde yaşamak güçtür ve insanları zorgulu* yaşar. Diğer ülke yalnızca geçiştir. Özgürlük –varsa– sonraki duraklardan birindedir. İnsanlar, aramak için kaçarlar. Kimisi ise  günahlarından kaçar. Benim gibi. 

Anneler çocuklarını bu dağdan uzak tutmak için bir söylenceden yola çıkıp, kendi uydurduklarını anlatırlar. Kahramanlar olayı anlatan kişinin ahlaki değerlerine bağlıdır. Ama sonuç hep aynıdır; bu dağ acı verir, ölüm getirir. Ya birbirini seven ya da macera arayan iki gençtir sonları hep hazin olan bu kaçakların. Gerçeğini hep merak ederdim. Dağa en yakın köyde oturan yaşlı bir amcadan öğrendiğime göre dağı aşıp diğer ülkeye gitmek için yola çıktığı sanılan kaçaklar, aslında iki erkek kardeşmiş. Büyük kardeş miras yüzünden küçük kardeşi öldürmüş ve cinayeti örtbas etmek için cesedi dağın tepelerinden birinden atacakmış. Ancak altında kaya olmayan kar yığınına basınca cesetle birlikte yuvarlanmış. Keskin kayalara çarpa çarpa düşmüşler. Leş yiyicilerin bile ulaşamadığı cesetler bulunduklarında ise tanınmaz haldelermiş, böylece herkes aklına geleni anlatmış. Yaşlı amca büyük kardeşin arkadaşıymış, mirası tek başına yemek isteyen arkadaşının planlarından da haberdarmış. Gerçeği söylerse suç ortağı olarak kendisini tutuklayacaklarından korktuğu için konuşmamış. Bana bunları yanında saklanırken anlattı. Zaten o köyde oturanların hepsi kaçakçılara yataklık yaparlar. Kimisi evinde barındırır, kimisi de rehberlik yapar. İyi para alırlar karşılığında.  

Hareketsiz duruyorum. Akbaba uçmaya devam ediyor. Soldaki tepenin sarılaşmış çıkıntısında dağ keçisi artığı gördü herhalde, oraya yöneldi. Benim için sabrederken oyalanacak kemik buldu kendine. Madem gitti, ben de biraz yürüsem iyi olacak. Rehberlerim ve diğer kaçaklar mağaradalar. Yemeklerini bitirmişlerdir. Belki de bana bakmaya çıkmışlardır. Tuvaletimi yapmak için mağaradan çıkmıştım, bir daha da gitmek istemedim. Yaşamımda dönülmez bir noktaya gelmişim, mağaraya geri dönmenin ne anlamı var… Önceleri dağın ötesinde rahat ederim sanıyordum, ama  benliğimde yer etmiş, tüm bedenime bulaşmış kan bembeyaz karda bıraktığım ayak izlerini doldururken, nasıl olur da canını aldığım insanı gözlerim görmezden gelir, nasıl huzur bulurum… Nereye gitsem, ne yöne baksam; karşımda durup bana baktığını görüyorum.  Bakışlarında suçlama yok, yalnızca sorular var. Sorularından kaçıyorum. 

Şehirde bir kız vardı. Bazen çıkardık. Bir gün beni sevdiğini söyledi. Sevmek? Avcılık içgüdülerim kabardı. Başta kolay ele geçirdiğim av yüzünden böbürlenmiştim.  Sonradan asıl avın ben olduğum duygusu ağır bastı. Bu kız ilerde bana rakip olacak kadar güçlü bir avcıydı demek ki. Bir daha görüşemedik. Kaçmama yol açan olay gerçekleşmek üzereydi ve o arada kızı düşünecek zamanım kalmıyordu. Neden ortadan kaybolmak zorunda kaldığımı biliyor mudur? Karısının önünde, öç almak için öldürdüğüm adamdan er geç haberi olacaktır. Aynı zamanda bir kadının renkli düşler kuran ruhunun da katiliyim. Ağır yaralı kocasını kurtarmak için kadın umutsuzca çırpınıyordu. Kadınla işim yoktu, benim derdim adamlaydı ve hayatta kalabilmek için direnmesi hoşuma gitmişti. Daha doğrusu kadın yalvarırken, kocasının ruhu çoktan uçup gitmişti, ama bedeni  hala can çekişiyordu. Olduğu yerde titreyen bedeni izleme zevkini kadının acı çığlıkları bozuyordu. Susması için attığım tokatla bayılınca ben de rahat bir nefes aldım. Kan gölünün içinde yatan adamın yanında diz çöktüm. Ilık kan pantolonumu ıslatıyordu. Tüfeğin tetiğine yanlış bir anda  basmış, karnından vurmuştum adamı. En acılı ölüm. Uzun sürer. İkinci kez ateş ettiğimde kurşun sol omzuna saplanmıştı. Son atış gereksizdi, belki de paniklemiştim ve acısına bir an önce son vermeyi düşünmüştüm. Karnından akan kan o kadar fazlaydı ki, omzundaki yaradan sızacak kan kalmamıştı. Sağ omzu üzerinde yatıyordu. Öksürüyordu. Soluk almak için çabaladıkça hırıltılar çıkarmaktan başka bir şey yapamıyordu. Sol kolundan ittirip sırt üstü yatırdım. Kasılmış elini tutunca bana baktı. Sonra ürkmüş gözleriyle karısını aradı. Baygın kadını görünce elini tamamen bana bıraktı. Heyecandan buz kesilmiş elim, kanın çekildiği elden ısısını çalıyordu. Artık hırıltılar ve titremeler bitmişti. Gözleri hala karısından tarafa dönüktü. Karısına duyduğu sevgiden mi yapmıştı bunu; ölüm anında bile başkası düşünebilir mi insan? Peki, o kız benim için aynısını yapar mıydı… Yapmazdı. Kesinlikle yapmazdı. Avının kanının tadına varmış biri kendinden başkasını düşünmez. Evden çıkmadan önce kapının önünde yatan kadına bir tekme atarken adamın gözlerine baktım. Soru soruyordu sanki. 

Ertesi günü beklemeden şehirden ayrıldım. İki hafta diğer kaçakların köye gelmelerini bekledim. En az beş kişiye rehberlik etmeyi kabul ediyor köylüler. Param olsaydı, dört kişilik daha para vererek rehberi hemen yola çıkmaya ikna ederdim belki. Kendi paramı zor toparlamıştım. İki hafta boyunca beni evinde saklayan yaşlı amcayla diken üstünde yaşadık. Polis kaçakçıların bu köyde yuvalandığından yeni kuşkulanmaya başlamış. Oysa burada şebekeden yalnızca bir kişi var; o da köyün yerlilerinden olan bir delikanlı. İşi yalnızca yolcuları saklayacak ya da dağda belli bir noktaya kadar götürecek köylüleri ayarlamak. Asıl rehber ve iki yardımcısı buluşma noktasında bekliyor. Onlar yolcuları diledikleri, özlemini duydukları yere götürüyorlar. 

 Rehberimiz ve iki yardımcısı dışında diğer ülkeye işçi olarak girebilmek için gerekli belgeleri olmayan dört kişilik aile ve dolandırıcılıktan aranan bir adamla birlikte dokuz kişi olmuştuk. Onları bıraktığım mağaraya gelinceye kadar üç gün geçmişti. İki çocuklu ailenin babası alık bir adamdı. Karısı ekipteki tek kadın olduğundan kocası dışında her erkeğe sırnaşıyordu. Adam ilk gün dolandırıcının karısına sarktığını, karısının da ona pas verdiğini fark etmemişti. Tek yaptığı bu dağı aşınca ne güzel hayatları olacağı konusunda başta kendisine ve çevresine yalan söylemekti. Ertesi gün mızmızlanan çocuklara söz geçiremediği için kadına tokat attığımda yerde yatan adam gibi bakmadı karısına. Dolandırıcı da öyle bakmadı. Çocuklar sorgulamadan bana canavar diye bağırmışlardı. Kadın tokattan sonra susup, nefret dolu bakışlarla çevresini süzmeye başladı. Ne o fingirdek kadın ne de o aptal kocası acınmayı hak ediyordu. Dolandırıcı da kadın içine kapandıktan sonra kocayla ilgilenmeye başlamış, para koparmaya uğraşıyordu. Rehberlerimiz bizim ne yaptığımızla ilgilenmiyorlardı. Gerekmedikçe müşterilerle konuşmamanın kendileri için daha hayırlı olduğunu öğrenmişlerdi.

Mola verdiğimizde nöbetleşe uyuyorduk. Yarım saatten fazla uyumak yasaktı. Mağarada bir gün konaklayıp, enerji biriktirecektik. Soğuktan uyuşmuş çocuklar ilk günkü gibi sinirimi bozmuyorlardı. Merak ediyordum; içlerinden biri dizlerime kadar içine gömüldüğüm kardaki kırmızı lekeleri fark etmiş miydi? Peki ya, iki hafta boyunca mahzende birlikte yaşadığım, peşimizden gelen adamı… Gariptir, mağaraya gelmemişti. Dışarıda beni beklemişti sanıyorum. Bahane uydurup, dışarı attım kendimi. Yoktu. Onu ararken hem yolumu kaybetmiş hem de geri dönmenin anlamsızlığı beynimde şimşek gibi çakmıştı.  

Güneşli bir gün. Normal yaşamlarına devam eden insanların ‘güzel bir gün’ diyecekleri türden. Küçüklüğümden beri kasvetli günleri severim. Ilık günlerde sokağı dolduran insanlar göğün griliğinde evlerine çekilirlerdi; böylece bana kalırdı isli kaldırım taşları. Beni boğan insanların gölgeleri bile olmadan şehirde, sırılsıklam oradan oraya yürümek keyiflerin en büyüğüydü. Şimdi ise, bu boş, karlı tepede aylar önce beni işten atarak aç bırakan adamın peşinde güneşin altında yürüyorum.  

…………..

Artık bir adım daha atacak gücüm kalmadı. Şuradaki kayaya oturmalıyım. Sanki kendi terimde boğuluyorum. Boğazım acıyor. Dizlerimde neden bir ıslaklık var? Bakmaya korkuyorum. Sırtımı yaslamalıyım. Çok yoruldum. Nefes almak mı zorlaştı, yoksa bana mı öyle geliyor? Yok, bana öyle geliyor. Hala bulamadım. Neden günlerce yakamı bırakmayan adam şimdi ortada değil? Kırmızılığın ortasına yerleşmemeli. Yere oturmazsam sırtımı dayayamam ki! Kayanın çevresini kaplamış. Dizlerimden akıyor. Bacaklarımı uzatırsam kötü, kırıp kendime doğru çekersem pantolonumdan sızan kanı görmüyorum. Bu iyi işte. Delirtecek kadar elim kaşınmaya başladı. Eldiven altından olmuyor. Çıkartmalı. Neden eldivende tek bir iz bile yokken elim kan içinde? Temizlesem… Kar kıpkırmızı, biraz kazmak gerek. Geçti. Güzel, boğazım da acımıyor artık. Güneş etkisini kaybetmek üzere, saat altıya geliyor olmalı. Mağaradakiler ne yapıyorlardır kim bilir? Beni aramaya çıkmadıkları belli. Rehberler gene yarım saatten fazla uyutmuyorlardır. Uyumak…

Biri güneşimi kapattı. Akbabaymış. Geç olmuş. Bu saatten sonra yuvasına dönüyordur. Dur, biri daha var. O! Bütün gün aradığım adam, önümde diz çökmüş beni izliyor. Çıplak elimi tutuyor, çaldığım ısısını benden geri almak için.    

– Akbaba, gerçeği sen biliyorsun, herkese anlat benim söylencemi!

* Kişinin eğilimi ve isteğine uymayan iş ve davranışlara zorlanması ya da bu özellikteki davranışları göstermesi için önüne geçilmez bir zorgu duyan (kimse)