Yansın

Sıcak! Cehennemden salınmış kavuruyor etrafı. Kırmızımsı turuncu, hırçın alevler boyumu geçti. En ufak bir esinti yok ki, havada öbek öbek dolaşan dumanı alıp götürsün. Çatırdama sesleri odayı doldurdu. İşte bir tane daha! Bu seferki hangi eşyadan geldi acaba? Ne kadar çok devrilen eşya var… Alevler sarmamışken hiçbir eşya devrilebilirmiş gibi durmuyordu. Hiç başlatmasa mıydım şu yangını? Kibriti çakmadan göremezdim bunları.
Öksürük de olmasa çatırtılar ninni gibi gelecek. Yere yatsam öksürüğüm kesilir, ama yatamam. Çünkü alevler çok yaklaştı, henüz onunla kucaklaşmaya hazır değilim. Şenlikteyim sanki. Şu öksürük de olmasa…
Odanın bu köşesini ilk kez görüyorum. Duvarı pürüzlüymüş, köşeyi iyi boyamamışlar. Artık önemli değil, bundan sonra tek renk olacak nasılsa. Giderek artan duman sıcağı taşıyor. Göz kapaklarımı açamaz oldum. Çocuklar gibi ağlamak var şimdi! Gömleğimi çıkardım. En yaramaz alevin üstüne attım. Daha zamanı değil. Hala öksürük geçmedi. Masadan ses geldi.
Ne oyuncu alevler; masayı yuttular. Öksürük kesildi galiba. Tok bir ses geliyor kapıdan. Bir an metalik bir ışık parladı. Biri mi geldi? Olamaz, kapıyı kilitlemiştim. Bir ses daha, bir daha… Şimdi de o metalik parıltı büyüdü. Kapıyı kırdı o parıltı. Öksürük bitmedi gitti, ama oturmalıyım, yoruldum. Belki de zamanı gelmiştir.

Uyandım. Hızlı bir kalkış oldu. Kolum sürahiye çarptı. Neyse ki su dökülmedi, yoksa alevler sönerdi. Alevler? Neredeler? Bu oda niye bembeyaz? Ne zaman yattım ben?

Hiç ses yok. Yan tarafta boş bir yatak var. Çarşaf jilet gibi serilmiş. Üstünde bir karasinek dolaşıyor.

Ufak bir çocukken arkadaşlarım karasinekleri yakalar, kürdana geçirir ve çakmakla yakarlardı. Sonra da yerlerdi. Ben yemezdim. Tiksinerek bakardım onlara. Evimin bahçesinde Japon Gülü vardı. Kırmızı çiçek açardı. Bir gün üzerinde hareketli siyah noktalar görmüştüm. Kırmızı üzerinde siyah siyah, hiç hoş durmuyordu. Orada olmamalıydılar. Bitkinin de bu durumdan hoşlanmadığını seziyordum. İlk önce çiçeklerin üzerindekileri temizlemiştim. Saflaştırmıştım. Ama ertesi gün yine gelmişlerdi. Tekrar temizledim. Yine geldiler, yine geldiler. Sonra farkettim ki, bütün bitkiyi kaplamışlar. Bir gün sabahtan akşama kadar tek bir tane bile kalmayıncaya dek uğraştım. Sonunda zafer benim oldu. Sıfırlamıştım o iğrenç siyah noktaları.

İki güne kalmadı gene ortaya çıktılar. Çok sinirlenmiştim. Birkaç gün çiçeğin yanına yaklaşmadım. Vazgeçer gibi olmuştum. Neredeyse unutacaktım; gece rüyalarıma girmeseydi. Rüyalarımda siyah noktalar giderek büyüyor, çiçeği bırakıp benim etrafımı sarıyorlardı. Çiçek bana dallarını uzatıyor, kurtulmam için yardım etmeye çalışıyordu. Elinden birşey gelmiyordu ne yazık ki. Boğuluyordum. Siyah noktalar arasında kaybolunca bitiyordu rüyam.

Onbir yaşındaydım. Yaz tatilindeydik. Etrafta karasinekler cirit atıyordu. Arkadaşlarım hepsini yakalamaya çalışıyorlardı. Kimisi sineklerin kanatlarını kopartıyordu, kimisi bacaklarını. Bir arkadaşım yakaladığı sinekleri toplu iğnelere geçirirken sineğin tekinin içinden beyaz beyaz, kıvrım kıvrım kıvranan larvalar fırladı. Arkadaşım çok sevinmişti. Hemen sineği ezdi ve larvaları çıkardı. Ben bir yandan tiksiniyordum bir yandan da merakla
izliyordum. Bir kibrit çaktı ve evden yürüttüğü sigarasını yaktı. Bir – iki nefes aldı ve larvaların üzerine bastırdı. Yanan tütün arasındaki larvalara aldırmadan sigaradan bir nefes daha aldı. Gerisini izlememek için kaçtım. Gece olup da yatıncaya kadar kustum, midemin bulantısı hiç geçmek bilmedi. Uzunca bir süre evden çıkmayı reddettim. Hep kıvranan larvaları gözümün önüne getirdiği için o arkadaşımla bir daha konuşmadım.

……
Bu bembeyaz oda bir hastane odası. Vücudumdaki sargıları da açıklıyor bu. Birileri geldi, bilmem kaçıncı derecede yanık gibi dinlemek istemediğim birşeylerden söz edip gitti. İnanmadım. Küçük kardeşim de geldi. Tam zamanında kurtulduğumu, kapının altından -demek ki, kapının altını da kapatmalıymışım – sızan dumandan yangını fark ettiklerini, kapıyı baltayla kırmak zorunda kaldıklarını anlattı durdu. Şimdi uyumalı ve bir an önce kendime gelmek için iyi dinlenmeliymişim. Kendisi de akşama tekrar gelecekmiş. Zavallı kız. Ağlamamak için direniyordu. Beni anlamadığı için onu hiç bir zaman suçlamadım.


Oniki yaşıma girdiğimde japon gülünün neden hala o berbat siyah noktalarla sarılı olduğunu anlamıştım. Çünkü ben yalnızca elimde bir sopayla aşağı döküyordum onları. Toprağa düştükleri için gene yukarı çıkıyorlardı. Her seferinde böyle olmuştu. Ufak bir kabın içine dökmeye başladım. İşim bittikten sonra kabı sıkıca kapattım. Ama bu sefer de kabı
nereye koyacağımı bilemedim. Bahçeye koysam bir yolunu bulup çiçeğe ulaşırlardı. Eve alamazdım, yoksa beni sarıp boğarlardı tıpkı rüyamda olduğu gibi. Kabı zaten simsiyah yapmışlardı. Nasıl kurtulmam gerektiğini sonunda buldum. Bir kibrit çaktım ve kabın içine attım. Çok kısık çatırtı sesi geliyordu. Kötü kokmaya başladı. Kap da yanıyordu. Ateş topu haline gelince elimi yaktı. Paniklemiştim. Daha doğrusu heyecanlanmıştım. Bahçenin bir köşesine savurdum. Çiçeğe baktım. Rahatlamış görünüyordu sanki. Elim acıyordu ama olsun, tertemiz olmuştu çiçek. Başka bitkilere de bakmak, onlarda da varsa o pis yaratıklardan, hepsini, hepsini yok etmek gerektiğine karar verdim o anda.

Hep aynı yöntemi kullandım. Önce o pislikleri bir kaba döküyordum. Sonra bir kibrit çakıp yakıyordum. Artık işi iyice kavramıştım. Hız kazanmıştım geçen yedi yıl içinde. Yanmaz bir kap edinmiştim ya; kaç kere kullandım, onu hatırlamıyorum. Elim hiç yanmadı. Sopadansa eski bir diş fırçası daha çok işe yarıyordu. Ama bir kaç seferden sonra onu da yakıyordum. Fırçanın kılları arasına da giriyorlardı.
Yüzüne bakınca eğilip bükülen larvaları gördüğüm arkadaşım ben yirmiüç
yaşındayken evlendi, iki yaz sonra da bir çocuğu oldu. Ama küçücük yavrucak bir gece
uykusunda öldü. Kimbilir nasıl ateşler içinde çırpınarak öldü. Arkadaşım ise kışın bir araba
kazasında. Bir kamyonun altında can vermiş. Siyahın içinden çıkan beyaz…
Bir gün birilerinin beni gözlediğini sezdim. Yolda giderken, bir kuyrukta beklerken,
yemek yerken, her yerde, her ne yaparsam yapayım izleniyordum. İki kişiydiler. Kız
kardeşimle benim hakkımda konuşurlarken yakaladım onları. Kardeşim yeni komşularımız
olduklarını söyledi. Bana bakışları çok rahatsız ediciydi. Kendimi hep göz hapsinde
hissediyordum. Eve girerken, evden çıkarken, kısacası beni gördükleri her an fısıldaşıyorlardı.
Onyedi gün önce alışveriş için gittiğim markette karşılaştık. Arkamda duruyorlardı. Biri
diğerine “Şu siyahlının önünde” dedi. O sırada benden başka kimse yoktu. Ben asla siyah
giyinmem. Peki, beni nasıl olup da siyahlı diye tarif edebilmişlerdi? Demek ki; onlar beni
siyah olarak görüyorlardı. Siyah bir noktaydım onlar için. Simsiyah, hareket eden bir nokta.
Tıpkı o iğrenç yaratıklar gibi. İki hafta boyunca rüyalarımda boğuldum. Bir keresinde bana
dokundukları anda içimden larvalar fışkırdı. Öyleyse benim de temizlenmem, ortadan
kaldırılmam gerekiyordu. Kendimi odaya kapatmam yetmedi. Hergün kendimi acımasızca
fırçaladım. En son işleme sıra gelmişti. Bir kibrit çakmaya bakıyordu yalnızca.
Ama yeterince hızlı olmadı. Başaramadım.

Köpek Sahiplenmeden Önce: Enerji Denklemi

Birlikte yaşadığım hayvanlar arasında en zoru köpek oldu. Herkesin aklına ilk gelen; apartmanda yaşamanın ve sabah-akşam tuvalet için dışarı çıkacak olmanın dışında insanların atladıkları en önemli noktalardan biri sahiplendiğiniz köpekle sizin enerjinizin tutup tutmayacağıdır.

Bazı sağlık sorunlarım nedeniyle sporla pek aram yoktur. Bir süre düzenli yapıp sıkılınca başka birşeye yönelme huyum da vardır. İşim gereği bilgisayar başındayım, doğada fotoğraf çekerken bir yerde sabit kalırım. Hal böyle olunca aslında tembel bir insan olduğumu anlamışsınızdır.

Köpek sahiplenmek istediğimi söylediğim zaman veteriner arkadaşlarım bana sadece “yapma” dediler. Kendimce yaş ve ırk sınırı koymadım. 50 günlük dişi köpek haberi gelince hemen kabul ettim. Hiç kimse bana ırklara özgü özelliklerden ve enerji denkleminden söz etmemişti. Büyük ırk (veya uzun bacaklı) köpeğim büyüdükçe görmüş oldum hanyayı konyayı! Doğuştan sağır köpeğimin oynarken çıkardığı sesler dışında komşularımla sıkıntı yaşamadım. Tabii ki insanlar köpeğimin görünüşünden ötürü bana çok sıkıntı çıkarttılar. İlk başlarda sabah 4-5 gibi kimse yokken 1 saatliğine yürüyüşe giderdik ancak eve geldiğimizde hala enerjisini tüketmemiş köpekten kaçmak için 7’de evden çıkıp arabada uyuduğumu bilirim. Zaman içinde köpek eğitimi ile ilgili bilgiler edindikçe tek pişmanlığımın benim gibi enerjisi düşük birinin enerjisi yüksek köpek sahiplenmek olduğunu anladım.

Bir köpekle yaşamak için bahçeli ev şart değil -kaldı ki; bahçeli eviniz de olsa köpeğinizin enerjisini atmanız için yürüyüşler gerekli. Boşuna “yorgun köpek mutlu köpektir” denmiyor! Sabah akşam tuvaletini yaptırmaya çıkarmak da yeterli değil, başka köpeklerle bir araya gelip sosyalleşmesi gerekiyor. Köpeğinizle ne kadar boğuşsanız da bir köpeğin yerini tutmuyorsunuz ne yazık ki.

Demem o ki; köpek sahiplenmeden önce hangi ırkın sizin enerjinizle denk olacağını araştırın. Bu işin en kolay ölçümü bacak boyu: kısa bacaklı köpekler (kısa bacaklı olup da Jack Russel gibi nükleer enerjiyle çalışan ırklar hariç) evden fazla uzaklaşmazken uzun bacaklılar ise kilometrelerce koşup evde oyuna devam etme kapasitesine sahiptir.

Köpeğimden önceki ev arkadaşlarım

İçimdeki biyoloji aşkı sayesinde kendimi bildim bileli çevremdeki karıncasından şahinine kadar her canlıyı gözlemler ve elimden geldiğince incelerim. Birlikte yaşadığım hayvanlar da hayvan davranışlarını öğrenmeme yardımcı oldu. Bu nedenle ilk olarak birlikte yaşadığım hayvanları anlatarak evini bir hayvanla paylaşmak isteyenlere deneyimlerimi aktarmak istedim.

Çocukluğumdan beri çok çeşitli hayvanla evimi paylaşmıştım. Annem ve babam ortalığı kirletmeyen, ve orada burada gezinmeyen hayvan olarak ilk olarak balığa izin çıktı tabii ki. Akvaryumların hipnotize edici etkisini bilirsiniz; saatlerce sağa sola hızlı veya yavaş giden hayvancıklara ağzınızdan akan suyu fark etmeyecek hale gelinceye kadar bakar durursunuz. Ama ben elimi suya sokup balıkları sevmeye çalışan bir çocuktum. Haliyle Lepiteslere dokunamayınca akvaryum ve balık olayına alışamadım. Benim için ev arkadaşı dediğin hayvanı dürtünce o da beni dürten olmalıydı. Hediye gelen büyük beyaz bir tavşanın evimizde kalışı kısa oldu, malum kemirmesi ve karyolanın altına bıraktığı dışkıları en temel anne reddidir. Vee ilk papağanımız (Cennet Papağanı) Çıtırık! Güneş çarpmasından Çıtırık’ı kaybedince muhabbet kuşları furyası başladı. Anne faktörü gene devreye girip ev kuş sesinden mahrum kaldıktan bir süre sonra Sultan Papağanımız geldi eve.

Paşa’m canım kuşum ile 12 yıl birlikte yaşadık. Hayvan davranışlarını yakından gözlemlediğim –ki, üniversitede biyoloji okuduğum zamanlar- kendi türüm dışında bir türle çok yakın iletişim kurmayı bana öğreten biricik oda arkadaşımdı. Ta o zamanlarda evinizi paylaştığınız hayvanın kafes vb küçük kapalı alanlarda durmaması gerektiğini düşünmeye başlamıştım. Paşa’nın uçmasını, yer yediğimi içtiğimi tatmasını zevkle izlerdim. Mevsimsel tüy değişimi sırasında başındaki yeni çıkan tüylere ulaşamadığından ben tırnaklarımla tüylerinin dış zarlarını çıkartırdım. Hangi hayvan olursa olsun vücudunda ulaşamadığı bölgeleri kaşırsanız size bayılır ve peşinizi bırakmaz!

Paşa ölünce uzun süren bir yalnızlığım oldu. Araya iki kedi girdi ancak evimde bir kedilik (sadece bana) yer olduğuna karar verince bahçeli evde yaşayan kardeşlerinin yanına döndüler.  Bu sefer bordo kuyruklu gri papağanım Cazgır eve geldi. Ancak bugün bile ne olduğunu bilmediğim bir hastalıktan ölünceye kadar huysuz bir papağana enjeksiyon dışında her türlü ilacın nasıl verileceğini öğrendim.

Sonrasında piyasada Uzak Doğu Kargası diye satılan gerçekte ise Sığırcıkgillerden bir tane Çiğdeci’m oldu. Bu arada Veteriner Teknikerliği okurken bir veteriner kliniğinde staj yaptım. Annelerin korkulu rüyası tüy-kıl-kaka temizleme işi klinikte rutin bir işti. Kliniğe sahiplendirmek üzere bir Kobay (Guinea Pig) getirdiklerinde ilk akla gelen aday ben olmuşum! Tabii yuvadan düşmüş bir kumruyu da evlat edinmiş ve yuvadan uçacak hale getirmiş olmamın etkisi büyük.

Böylece Biju sayesinde evde iki memeli bir kuştan oluşan bir aile olduk. Birlikte yaşaması en kolay hayvan Kemirgengillerden Kobay (Guinea Pig) Biju idi. Çok uyuması ve tamamen sebze ile beslenmesi en büyük avantajıyken aşırı ürkek olması en büyük dezavantajıydı. Gene kliniğe ayakta duramıyor diye getirdikten sonra araştırmalarımız sonucu ölümcül Titrek Kirpi Sendromu (insanlardaki MS hastalığının kirpi versiyonu) tanısı koyabildiğimiz geçici ev arkadaşı olarak bir kirpi ile yolum kesişti. Üstüne bulaşan dışkısı temizlemek için “dikenli bir memeli nasıl yıkanır”ı öğrendim sayesinde. Son aylarını rahat geçirmesini sağlamışımdır umarım.

13 Şubat 2019’a geldiğimizde hayatım tamamen değişti!