Uyku, göz kapaklarına bir avcının yeni ele geçirdiği avının üstüne kapanması gibi çöreklenmişti. O an yatak ona kutsal bir son gibi görünüyordu. Bu kutsal sona ulaşabilmesi için ayinsel bir temizlik yapması gerekiyordu. Elbiselerini çıkarıp, yatağın ayak ucundaki sandalyesinin üstüne fırlattı. Ancak yarı kapalı gözlerinin oyununa gelmiş olacak ki; kazağı sağa kayarak duvarla sandalye arasına girdi. Hafif bir homurtuyla kazağı alarak sandalyenin sırtına yerleştirdi –bu defa kesin. Kendisini soğuktan koruyan ne varsa üstünde, hepsini çıkartarak sandalyenin oturulacak kısmına koydu. Yatağın başucuna giderek yastığın altındaki geceliği alıp, çabucak giyiniverdi. Perdeye gözü takıldı; azıcık tersine katlanmış perdenin kenarını düzeltti. Böylece pencereden gelebilecek soğuğu engelleyeceğini düşündü. Sonra dönüp, birkaç günlüğüne kiraladığı pansiyon odasından çıkarak, bütün müşterilerin ortak kullandığı banyoya gitti. Dişlerini fırçaladı, saçlarını taradı. Gecelikle başka birine yakalanma derdi yoktu, çünkü diğer müşteriler kim bilir kaçıncı uykularındaydılar. Odasına döndüğünde şöyle bir çevresine bakındı; kapıyla pencere karşılıklıydı. Aralarında üstünde ders çalışıla çalışıla yıpranmış bir masa ve emektar arkadaşı bir sandalye vardı. Odaya biraz canlılık versin diye masanın üstüne atılmış yırtık pırtık bir örtü ve örtünün yıllanmış ütü yanığını gizlemek için konmuş, ağız kısmı çatlak, ölüden daha soluk çiçek içeren porselen bir vazo vardı. Pencerenin altında sola doğru büyük, hantal bir dolaptan işe yarayan tek parçası olduğu için kesilmiş izlenimi veren komodin masanın hüznüne katılıyordu. Daha yenice görünen tahta yatak keyifle odanın sol köşesini kaplıyordu. Giysilerini koyduğu sandalye ise duvar arasına sıkıştırılmıştı. Masanın dayandığı duvarda çatlağa neden olmuş bir çivi ve artık yerinde durmayan tablonun izi vardı. “Olsa olsa bir orman manzarasıydı ya da bir şelale…” diye içinden geçirdi.
–Belki de okul zamanında burada kalan öğrencinin….
Bu sözlerin hiç önemi yoktu. Boyası dökülmüş tahta kapının basit kilidini çevirdi. Işığı söndürdü. Ayin sona ermişti. Gece soğuk, yatak sıcaktı. Kendini uykunun rahatlatıcı kollarına bırakıverdi. Dışarıda kar yağmaya başlamıştı.
Yüzüne bir şey çarpıyordu. Hiç istemediği halde gözünü açtı: yüzüne perde vuruyordu. Pencere sonuna kadar açıktı ve odayı etkileyen şiddetli rüzgarın getirdiği kar, içeriye değil de; dışarıda herhangi bir yere yağıyormuş gibi odayı hiç etkilemiyordu. Perde acımasız rüzgardan kurtulmak için umutsuzca çırpınıyor, kar ise üzerini örttüğü yerlere durmadan yeni katlar ekliyordu. Yine de en ufak bir ısı değişimi yoktu. Hafifçe doğrulup, elini komodinin üstünde birikmiş kar tabakasına değdirdi. Kara dokunuyor ama soğukluğunu algılamıyordu. Oysa elinin değdiği noktadaki karlar erimişti. Uçuşan masa örtüsünün rüzgarın verdiği güçle vazoyu yere düşürdüğü gözüne ilişti. Odayı dolduran fırtınanın sessizliğini devrilen vazo bile bozamamıştı. Kırılıp kırılmadığını anlamak için pozisyon değiştirecekken, yatağın ayak ucunda bir karaltı fark etti. Orada biri oturmuş kendisini izliyordu. Korkuyla irkildi. Kapısı kilitliydi, odası kimsenin tırmanmasına olanak vermeyen bir kattaydı. Ama biri vardı ve sanki sigara içiyormuş gibi sağa sola duman üflüyordu. Pencere çıt çıkarmadan hızlıca kapandı ve huzursuzca kıpırdanan perde sakince yerine döndü. Karaltının ayırt edemediği gözlerini üzerinde hissediyordu. Kendini toparlamaya ve olanlara bir anlam vermeye çalışıyor, ama yatağın içinde gerildikçe geriliyordu. Gayet sabırlı görünen bu “şey” bir kadın olamazdı, bir erkek de! Yaratık sakin sakin çevresine bakmaya başladı. Çıplak derisinin kırışıklıklarını zar zor seçebiliyordu. Yaratığın yere odaklanan bakışlarına vazoyu işaret eden kısa kıllı eli eklendi. Vazoya bakınca kahverengi, güzelce cilalanmış döşeme üzerindeki kırık kadeh parçasını gördü. Şaşkınlıkla başını kaldırınca birinin sürgülü kapıyı açıp ceviz ağacından mobilyalarla döşeli geniş bir odaya girdiğini gördü.
İçeri giren kişi siyah smokin giymiş bir beyefendi iken, girilen oda ise evin geri kalanının zenginliği hakkında ipuçları veren büyük bir kütüphane idi. Diğer taraftan gelen müzik sesleri şölen havasının biraz olsun odaya dolmasını sağlıyordu. Adamın kapıyı kapatması üzerine, sarı ışıkla aydınlatılan salondaki sesler, yalnızca koltukta oturan iki kadının konuşması oldu. Pencereye sırtı dönük kadının ağzından çıkan sözcükler yankılanıyor ve anlaşılmaktan uzaklaşarak kitaplar arasında kayboluyorlardı. Soru sormuş olmalıydı ki; bir anda sustu. Yanıt vermesi beklenen kadının gözleri sağındaki duvar boyunca uzanan kitap raflarının yanından ilerleyerek pencereye yönelen adama takılmıştı. Adamın gelişi kadını rahatsız mı etmişti? Kadın hala adama bakıyordu, ama adamın önünden geçtiği, daha önce adları okunan kitaplar seçilemez durumu gelmişti. Adam ise silikleşerek pencereye ulaştı ve silüet olarak camdan dışarı bakar oldu. Kadın başını döndürdü. İsteksiz halde mırıldandı. Boğuk bir tonla duvara çarpıp geri dönen titreşimler kulağa ulaşamadan yitime uğruyordu. İlk konuşan kadının karşısında oturan kırmızı giyinmiş kadın sarı ışık altında turuncuya bürünüyordu. Turuncudan sarıya derken, netlik bozuldu.
Gözlerini birden yaratığa çevirdi. Konuşanların kim olduğunu merak etmiş, tam soracakken, kendisine dik dik bakan iki küçük parıltı bu düşüncesinden vazgeçirdi. Yaratık elini kırık kadeh parçasına doğru uzattı. Kolu aşağıdan yukarıya çıktıkça kısa kıllarının altındaki görüntü kumsala dönüşüyordu. Avucu denizden gökyüzüne ulaşınca kolunu çekti.
Kumsalda boğuk sesler çıkaran bir insan yığını vardı. Kimisi denize koşuyor, kimisi havlusunu kuma seriyordu. Güneşlenenler yerden yükselen ısının görüntüyü bozması nedeniyle belirsizdi. Bu kalabalık arasında oynayacak bir yer bulmuş sarışın bir çocuk bacaklarını açarak oturmuştu. Önünde eşelediği kum çukuru için arkadaşının su getirmesini bekliyordu. Esmer çocuk elindeki kovayı sallaya sallaya geliyordu. Kovadan saçılan sular havada ufak kırınımlar yaratıyordu. En son kırınım hatları ayırdedilmeyen sarışın çocuğun yüzüne vurduğunda yarım kalmış kumdan kalenin üzerinden bir gölge geçti. Yavaş yavaş yükseldi ve küçüldü. Nokta haline geldiğinde çocukların sol tarafında kayboldu. Yeniden görünmeye başladığında oyun alanının çevresinde çember çiziyordu. Çocuklar merakla başlarını yukarı kaldırdılar. Gölge hızlanmaya ve giderek büyümeye yüz tuttu. Uzaktan gelen dalgaların gürültüsünden başka ses çıkmıyordu. Artık dalışa geçen gölgenin şekli algılanamaz olmuştu. Çocuklar ürkerek gökyüzüne bakmayı sürdürdüler ama direkt gelen güneş ışığı görmeyi engelliyordu. Bir anda gölgenin sahibi herşeyi kapattı.
Azar azar artan ışıkta kapalı eli farketti. Uzun kıllı kol ağır hareketle indi. Yaratığın parlayan gözleri odada dolaştı ve erimemiş kar kütlesi üzerinde sabitlendi. Sessizlik sinir bozucuydu. Bu iki görüntünün anlamını çıkarmaya çalışıyordu. Düşünmeye dalmışken yaratık komidinin önüne sıçradı. Sakince silkinmeye, silkindikçe uzamış kıllarını dökmeye başladı. Buruşuk derisi ortaya çıktıkça dumanlı soluğu ortalığı kapladı. Çığlık atarcasına başını geriye attı.
Sabah uyandığında en son hatırladığı iki küçük parıltı idi. Korkudan bayılmış olmalıydı. Yataktan fırladı. Yerde duran vazoya ayağı çarptı. Titreyen ellerine hakim olmaya uğraştı, kilidi açması gerekiyordu. Lanet anahtar yuvasına oturmuyordu bir türlü. Sonunda kapı diretmesine yenik düştü ve açıldı. Banyodan geçerken katta kalan diğer pansiyonerin verdiği selamı duymadı bile. Dokununca yıkılacak sandığı, inip çıkarken dikkat kesildiği merdivenleri koşar adım indi. İki kat aşağıdaki girişte bekleyen pansiyonun sahibi açık kapıdan dışarıdaki karı temizlemeye gelmiş işçilere bağırıyordu. Vücudu soğuktan kasılmıştı, ama üşüdüğü aklına gelmiyor gibiydi. Mutfağa koştu.
Yemek öncesi hazırlığını yapan kadın içeri apansız girilmesinden irkilmişti. Karşısında duran kişi gecelikli, yalın ayaklı ve dişleri zangır zangır birbirine vuran biriydi. Her nedense şaşırmamıştı. Elindeki sigarayı ağzına götürdü, dudakları kağıda sarılı tütün üzerinde birleşti, uçtaki ateş harlandı. Sigarayı serbest bırakan dudaklar büyük bir güçle emilen dumanı tutsak aldı. Kadın, burnundan gri renkli hava çıkartırken eliyle kapıyı gösterdi. Boyası yer yer kazınmış kapıya asılı, yemek kokusu sinmiş mantoyu işaret ediyordu.
–Giyin, hasta olacaksın.
Eğer şu anda düşünebiliyor olsaydı, tiksindirici mantoyu değil giyinmek, eline bile almak istemezdi. Sağ ayağını kaldırmış, sol bileğine dayanmıştı ve üşümeyi geçmiş, donmaya başladığını yeni algılamıştı. Mutfaktaki en geniş sandalyeye oturdu. Dizlerini yukarı kaldırdı, geceliğini çekiştirerek ayaklarını örttü. Kolları ile bacaklarını sardı. Biraz aklı başına gelmişti. Bu arada aşçı kadın bir fincan çay koydu önüne. Fincanda ruj lekesi vardı, gözü takılmıştı.
–Dün gece odamda biri vardı, uzun kıllı…Hayır hayır, önce kılları yoktu.
Sözcükleri doğru sırada vermeye uğraşadursun, aşçı kadın yavaşça sigarasının külünü lavaboya serpti. Bu konuşmaya alışkın olduğu belli oluyordu, rahatsız edici bir sırıtışla tezgaha yöneldi ve sırtını döndü.
–Demek sen de bizim parıltılı ufaklıkla karşılaştın? Ben hiç görmedim ama o odada kalanlar sabahları hep senin gibi koşturarak gelirler. Yüzünüzdeki ifadeyi bir görebilseniz, o kadar gülersiniz ki!
Kadın başını sallayarak sigarayı tezgahın köşesine koydu. Akşam yemeğinde kullanacağı eti eline aldı. Ekmek tahtasına yerleştirdi ve doğramaya koyuldu. Sesini değiştirerek:
–Hep aynı şeyi anlatıyorsunuz. Yok lokomotif gibiymiş, yok kıllarını dökmüşmüş! Yıllardır anlatırlar, bir tane bile kıla rastlamadım. Bir tek, neydi o? Haa, bir tek o ressam çocuk sabahları keyifle inerdi mutfağa. Çok güzel yağlıboya tabloları vardı. Bir çoğunu da burda yapmıştı.