Söylence

Karlı bir tepenin üstündeyim. Aşağıya baktığımda gördüğüm; diğer karlı tepeler. Bağırsam tüm karlar yıkılıp gidecek ama gene de tepeler yüklerinden hiç kaybetmeyecekler. Bir kanat gölgesi düştü kristal zemine. Kanatlarının uçlarındaki ayrık tüyleri görebiliyorum. Uçuyor. Uçuyor ulu kartal daha yükseklere, daha yükseklere. Ne yazık, onun çıkabildiği yüksekliğe benim gözlerim erişmiyor bile. Hayır, bu bir kartal olamaz. Olsa olsa yalnızlığımı paylaşmak isteyen bir akbabadır. Hareketsiz dursam, bana yaklaşır mı? 

Zorunda kalmadıkça kimse sarp kayalıklarla göğe uzanan, kıskançlıkla yıllardır biriktirdiği kara yenilerini ekleyen, bu görkemli dağa yaklaşmaz bile. Aklı başında kişiler dağın eteklerinden yukarı çıkmadıkları için dağ yalnızlığın keyfini sürer. Arada sırada kaçakçılık yapılmasa dağın huzuru hiç bozulmaz. Malzeme taşımaya gelmez, buradan insan kaçırılır, kaçar. Dağın arasına girdiği iki ülkeden birinde yaşamak güçtür ve insanları zorgulu* yaşar. Diğer ülke yalnızca geçiştir. Özgürlük –varsa– sonraki duraklardan birindedir. İnsanlar, aramak için kaçarlar. Kimisi ise  günahlarından kaçar. Benim gibi. 

Anneler çocuklarını bu dağdan uzak tutmak için bir söylenceden yola çıkıp, kendi uydurduklarını anlatırlar. Kahramanlar olayı anlatan kişinin ahlaki değerlerine bağlıdır. Ama sonuç hep aynıdır; bu dağ acı verir, ölüm getirir. Ya birbirini seven ya da macera arayan iki gençtir sonları hep hazin olan bu kaçakların. Gerçeğini hep merak ederdim. Dağa en yakın köyde oturan yaşlı bir amcadan öğrendiğime göre dağı aşıp diğer ülkeye gitmek için yola çıktığı sanılan kaçaklar, aslında iki erkek kardeşmiş. Büyük kardeş miras yüzünden küçük kardeşi öldürmüş ve cinayeti örtbas etmek için cesedi dağın tepelerinden birinden atacakmış. Ancak altında kaya olmayan kar yığınına basınca cesetle birlikte yuvarlanmış. Keskin kayalara çarpa çarpa düşmüşler. Leş yiyicilerin bile ulaşamadığı cesetler bulunduklarında ise tanınmaz haldelermiş, böylece herkes aklına geleni anlatmış. Yaşlı amca büyük kardeşin arkadaşıymış, mirası tek başına yemek isteyen arkadaşının planlarından da haberdarmış. Gerçeği söylerse suç ortağı olarak kendisini tutuklayacaklarından korktuğu için konuşmamış. Bana bunları yanında saklanırken anlattı. Zaten o köyde oturanların hepsi kaçakçılara yataklık yaparlar. Kimisi evinde barındırır, kimisi de rehberlik yapar. İyi para alırlar karşılığında.  

Hareketsiz duruyorum. Akbaba uçmaya devam ediyor. Soldaki tepenin sarılaşmış çıkıntısında dağ keçisi artığı gördü herhalde, oraya yöneldi. Benim için sabrederken oyalanacak kemik buldu kendine. Madem gitti, ben de biraz yürüsem iyi olacak. Rehberlerim ve diğer kaçaklar mağaradalar. Yemeklerini bitirmişlerdir. Belki de bana bakmaya çıkmışlardır. Tuvaletimi yapmak için mağaradan çıkmıştım, bir daha da gitmek istemedim. Yaşamımda dönülmez bir noktaya gelmişim, mağaraya geri dönmenin ne anlamı var… Önceleri dağın ötesinde rahat ederim sanıyordum, ama  benliğimde yer etmiş, tüm bedenime bulaşmış kan bembeyaz karda bıraktığım ayak izlerini doldururken, nasıl olur da canını aldığım insanı gözlerim görmezden gelir, nasıl huzur bulurum… Nereye gitsem, ne yöne baksam; karşımda durup bana baktığını görüyorum.  Bakışlarında suçlama yok, yalnızca sorular var. Sorularından kaçıyorum. 

Şehirde bir kız vardı. Bazen çıkardık. Bir gün beni sevdiğini söyledi. Sevmek? Avcılık içgüdülerim kabardı. Başta kolay ele geçirdiğim av yüzünden böbürlenmiştim.  Sonradan asıl avın ben olduğum duygusu ağır bastı. Bu kız ilerde bana rakip olacak kadar güçlü bir avcıydı demek ki. Bir daha görüşemedik. Kaçmama yol açan olay gerçekleşmek üzereydi ve o arada kızı düşünecek zamanım kalmıyordu. Neden ortadan kaybolmak zorunda kaldığımı biliyor mudur? Karısının önünde, öç almak için öldürdüğüm adamdan er geç haberi olacaktır. Aynı zamanda bir kadının renkli düşler kuran ruhunun da katiliyim. Ağır yaralı kocasını kurtarmak için kadın umutsuzca çırpınıyordu. Kadınla işim yoktu, benim derdim adamlaydı ve hayatta kalabilmek için direnmesi hoşuma gitmişti. Daha doğrusu kadın yalvarırken, kocasının ruhu çoktan uçup gitmişti, ama bedeni  hala can çekişiyordu. Olduğu yerde titreyen bedeni izleme zevkini kadının acı çığlıkları bozuyordu. Susması için attığım tokatla bayılınca ben de rahat bir nefes aldım. Kan gölünün içinde yatan adamın yanında diz çöktüm. Ilık kan pantolonumu ıslatıyordu. Tüfeğin tetiğine yanlış bir anda  basmış, karnından vurmuştum adamı. En acılı ölüm. Uzun sürer. İkinci kez ateş ettiğimde kurşun sol omzuna saplanmıştı. Son atış gereksizdi, belki de paniklemiştim ve acısına bir an önce son vermeyi düşünmüştüm. Karnından akan kan o kadar fazlaydı ki, omzundaki yaradan sızacak kan kalmamıştı. Sağ omzu üzerinde yatıyordu. Öksürüyordu. Soluk almak için çabaladıkça hırıltılar çıkarmaktan başka bir şey yapamıyordu. Sol kolundan ittirip sırt üstü yatırdım. Kasılmış elini tutunca bana baktı. Sonra ürkmüş gözleriyle karısını aradı. Baygın kadını görünce elini tamamen bana bıraktı. Heyecandan buz kesilmiş elim, kanın çekildiği elden ısısını çalıyordu. Artık hırıltılar ve titremeler bitmişti. Gözleri hala karısından tarafa dönüktü. Karısına duyduğu sevgiden mi yapmıştı bunu; ölüm anında bile başkası düşünebilir mi insan? Peki, o kız benim için aynısını yapar mıydı… Yapmazdı. Kesinlikle yapmazdı. Avının kanının tadına varmış biri kendinden başkasını düşünmez. Evden çıkmadan önce kapının önünde yatan kadına bir tekme atarken adamın gözlerine baktım. Soru soruyordu sanki. 

Ertesi günü beklemeden şehirden ayrıldım. İki hafta diğer kaçakların köye gelmelerini bekledim. En az beş kişiye rehberlik etmeyi kabul ediyor köylüler. Param olsaydı, dört kişilik daha para vererek rehberi hemen yola çıkmaya ikna ederdim belki. Kendi paramı zor toparlamıştım. İki hafta boyunca beni evinde saklayan yaşlı amcayla diken üstünde yaşadık. Polis kaçakçıların bu köyde yuvalandığından yeni kuşkulanmaya başlamış. Oysa burada şebekeden yalnızca bir kişi var; o da köyün yerlilerinden olan bir delikanlı. İşi yalnızca yolcuları saklayacak ya da dağda belli bir noktaya kadar götürecek köylüleri ayarlamak. Asıl rehber ve iki yardımcısı buluşma noktasında bekliyor. Onlar yolcuları diledikleri, özlemini duydukları yere götürüyorlar. 

 Rehberimiz ve iki yardımcısı dışında diğer ülkeye işçi olarak girebilmek için gerekli belgeleri olmayan dört kişilik aile ve dolandırıcılıktan aranan bir adamla birlikte dokuz kişi olmuştuk. Onları bıraktığım mağaraya gelinceye kadar üç gün geçmişti. İki çocuklu ailenin babası alık bir adamdı. Karısı ekipteki tek kadın olduğundan kocası dışında her erkeğe sırnaşıyordu. Adam ilk gün dolandırıcının karısına sarktığını, karısının da ona pas verdiğini fark etmemişti. Tek yaptığı bu dağı aşınca ne güzel hayatları olacağı konusunda başta kendisine ve çevresine yalan söylemekti. Ertesi gün mızmızlanan çocuklara söz geçiremediği için kadına tokat attığımda yerde yatan adam gibi bakmadı karısına. Dolandırıcı da öyle bakmadı. Çocuklar sorgulamadan bana canavar diye bağırmışlardı. Kadın tokattan sonra susup, nefret dolu bakışlarla çevresini süzmeye başladı. Ne o fingirdek kadın ne de o aptal kocası acınmayı hak ediyordu. Dolandırıcı da kadın içine kapandıktan sonra kocayla ilgilenmeye başlamış, para koparmaya uğraşıyordu. Rehberlerimiz bizim ne yaptığımızla ilgilenmiyorlardı. Gerekmedikçe müşterilerle konuşmamanın kendileri için daha hayırlı olduğunu öğrenmişlerdi.

Mola verdiğimizde nöbetleşe uyuyorduk. Yarım saatten fazla uyumak yasaktı. Mağarada bir gün konaklayıp, enerji biriktirecektik. Soğuktan uyuşmuş çocuklar ilk günkü gibi sinirimi bozmuyorlardı. Merak ediyordum; içlerinden biri dizlerime kadar içine gömüldüğüm kardaki kırmızı lekeleri fark etmiş miydi? Peki ya, iki hafta boyunca mahzende birlikte yaşadığım, peşimizden gelen adamı… Gariptir, mağaraya gelmemişti. Dışarıda beni beklemişti sanıyorum. Bahane uydurup, dışarı attım kendimi. Yoktu. Onu ararken hem yolumu kaybetmiş hem de geri dönmenin anlamsızlığı beynimde şimşek gibi çakmıştı.  

Güneşli bir gün. Normal yaşamlarına devam eden insanların ‘güzel bir gün’ diyecekleri türden. Küçüklüğümden beri kasvetli günleri severim. Ilık günlerde sokağı dolduran insanlar göğün griliğinde evlerine çekilirlerdi; böylece bana kalırdı isli kaldırım taşları. Beni boğan insanların gölgeleri bile olmadan şehirde, sırılsıklam oradan oraya yürümek keyiflerin en büyüğüydü. Şimdi ise, bu boş, karlı tepede aylar önce beni işten atarak aç bırakan adamın peşinde güneşin altında yürüyorum.  

…………..

Artık bir adım daha atacak gücüm kalmadı. Şuradaki kayaya oturmalıyım. Sanki kendi terimde boğuluyorum. Boğazım acıyor. Dizlerimde neden bir ıslaklık var? Bakmaya korkuyorum. Sırtımı yaslamalıyım. Çok yoruldum. Nefes almak mı zorlaştı, yoksa bana mı öyle geliyor? Yok, bana öyle geliyor. Hala bulamadım. Neden günlerce yakamı bırakmayan adam şimdi ortada değil? Kırmızılığın ortasına yerleşmemeli. Yere oturmazsam sırtımı dayayamam ki! Kayanın çevresini kaplamış. Dizlerimden akıyor. Bacaklarımı uzatırsam kötü, kırıp kendime doğru çekersem pantolonumdan sızan kanı görmüyorum. Bu iyi işte. Delirtecek kadar elim kaşınmaya başladı. Eldiven altından olmuyor. Çıkartmalı. Neden eldivende tek bir iz bile yokken elim kan içinde? Temizlesem… Kar kıpkırmızı, biraz kazmak gerek. Geçti. Güzel, boğazım da acımıyor artık. Güneş etkisini kaybetmek üzere, saat altıya geliyor olmalı. Mağaradakiler ne yapıyorlardır kim bilir? Beni aramaya çıkmadıkları belli. Rehberler gene yarım saatten fazla uyutmuyorlardır. Uyumak…

Biri güneşimi kapattı. Akbabaymış. Geç olmuş. Bu saatten sonra yuvasına dönüyordur. Dur, biri daha var. O! Bütün gün aradığım adam, önümde diz çökmüş beni izliyor. Çıplak elimi tutuyor, çaldığım ısısını benden geri almak için.    

– Akbaba, gerçeği sen biliyorsun, herkese anlat benim söylencemi!

* Kişinin eğilimi ve isteğine uymayan iş ve davranışlara zorlanması ya da bu özellikteki davranışları göstermesi için önüne geçilmez bir zorgu duyan (kimse)

Yorum bırakın